Spordan daha fazlası, hayattan daha azı – Basketbol

0
2


Sanatçıların hayat hikayelerini sevmiyorum; sporcuların, daha doğrusu başarılı sporcuların hayat hikayelerineyse bayılıyorum. Bu bir önyargıdan besleniyor olabilir: Büyük sanatçılar genellikle ağzında altın kaşıkla doğmuş kimselerden çıkıyor. Bütün sanat tarihine ve sanatçılara hâkim olmak elbette mümkün değil, ama onlarda bizde olmayan bir şey olduğu kesin. Hepimizin parçası olduğu gündelik hayattaki sıradan araçlarla ve yöntemlerle tatmin edilemeyen olağanüstü bir duygu dünyaları var ve eserleri genellikle bu kökenden besleniyor.


Sporculardaysa böyle bir yetenek çoğunlukla lanete varıyor. Tamamlanamamış yetenek dendiğinde aklıma ilk gelen isim Lloyd Daniels oluyor. Bir ara (1990’larda) Galatasaray basketbol takımının da formasını giymiş olan Daniels kuşağının en müthiş, en yetenekli basketbolcularından biri olarak kabul ediliyordu ki, o kuşakta Michael Jordan da vardı! Gerçekten de en azından kariyerinin başında akranı Michael Jordan’la bir tutuluyordu. Sonuç? İşlenmeyen, üzerine yatılan yetenek onu Ayhan Şahenk’in boş tribünleri önünde kütük gibi potalara şut atmak zorunda kalacak dereceye kadar düşürdü. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Ama tersinden gitmek daha yararlı olabilir.


Nadal düne kadar tenis tarihinde kimsenin erişemediği ve muhtemelen de erişemeyeceği bir başarıya imza atarak Roland Garros’u 11 kez kazanmıştı. Nadal diğer toprak kort turnuvalarında da benzer bir başarıya sahip (Barcelona 500 turnuvasını ve Monte Carlo Masters’ı 11 kez aldı). Bu sebeple Toprağın Kralı” diye bilinen Nadal’ın bu seneki toprak sezonu istediği gibi geçmedi. Roma’ya gelene kadar değil kupa kaldırmak final bile göremedi. Ama sonunda yine Roland Garros’u –hem de rahat bir şekilde– kazanan Rafa oldu. Peki nasıl?


Maçtan sonra antrenörü Carlos Moya bunu anlatıyor: “Son birkaç ay Rafa’yla geçirdiğim en zor dönemdi,” diyor ve ekliyor: Rafa zihinsel açıdan bir dâhi.”


Bir oyuncu düşünün ki, 33 yaşına basmak üzere, dünya tarihinin –kupa bakımından– en büyük iki tenisçisinden biri ve başarısız geçen sadece bir buçuk ayın ardından kendisini parçalıyor. “O kötü anlarda inanılmaz bir tutum takındı. Korta dönmek, çalışmak, motive olmak için kendini son limitine kadar zorladı”.


Böylece Nadal 2019 Roland Garros’u kazanarak bir grand slam turnuvasını 12 kez kazanan ilk tenisçi oldu.


Bir diğer isimse Kawhi Leonard. NBA’in efsane takımı Golden State Warriors önünde NBA Finali’nde 3-1 öne geçen Toronto Raptors’ın yıldızı, takımına kendi zihniyetini aşılamayı başarmış durumda. Final öncesindeki seride ne yaptıysa aynısını yapmaya devam ediyor. Bunu şöyle özetlemek mümkün. NBA’in “trash talk’u ve sertliği en seven, hattâsertliği pislik yapacak noktaya taşımakta da beis görmeyen oyuncularından Draymond Green, kaybettikleri dördüncü maçın sonunda şöyle bir açıklama yaptı: “Kawhi’ı sinir edip aklını karıştırabilecek kimse olduğunu düşünmüyorum.” Herhalde bu bir insana edilebilecek en büyük iltifattır. Ama hepsinden önemlisi, Draymond’ın havlu attığının itirafıdır. Daha bir maç önce, 2-1 geride olmalarını umursamadan, çıkıp sonraki üç maçı alacaklarını iddia eden Draymond, daha seri bitmeden rakibine övgüler düzüyor.


Kawhi ağlanıp sızlanmadan, poz kesip küçük dünyaların sahipliğine soyunmadan günbegün işini yapıyor. Kimsenin ona bulaşmasına izin vermeden, hep aynı düzende iş görüyor. Kendi de bunun farkında. İnsan bilinci geriden gelir. Maddi hayatın çeşitliliği karşısında ancak arkadan gelen bir toplayıcı rolüne soyunarak akabinde değişikliğe imza atabilir. Sporculardaysa bilinç bilhassa geriden gelir, hattâ bazen gelmez bile! Onlar nasıl olduğunu bilmeden, sadece yaparlar. Oysa Kawhi ne yaptığının gayet bilincinde: “Rutinimi koruyorum ve salt önümdeki işe odaklanıyor, tezcanlılık yapmıyorum,” diyor.


Onun, Carlos Moya’dan bir terim ödünç almak gerekirse, bu “zihinsel dâhi”liği Raptors’ı şampiyonluğun bir maç kıyısına getirdi. Gerçekten de NBA’de bir tarih yazılıyor. Ama bunu Raptors oyuncularının yüzüne ve davranışlarına bakarak anlamanız mümkün değil. Kawhi tüm takımı kendisine benzetmiş durumda. Yenilmez denen Warriors’ı deplasmanda iki maç üst üste toplam 27 maç farkla yendikten sonra, tek bir Raptors oyuncusunda bile sevinç ifadesi yoktu. Hepsi de “Önümüzdeki maça kilitlendik” mealinde şeyler söylediler.


Yaptıkları şeyin basketboldan çok öte ama hayatın kendisine kıyasla çok önemsiz olduğunu anlayan bir grup bu. Kendini işine veren ama bunun sonuçta salt bir spor olduğunu unutmadan ve dolayısıyla tadını kaçırmadan çalışıp sebat eden bir zihniyet bu.


Takımın fiili lideri Kyle Lowry’nin “Baskı nedir, tanımını yapabilir misiniz?” sorusuna yanıtı bu yüzden manidar. Yıllardır Kawhi yokken baskıyı iliklerine kadar hisseden, kendisi ve takım arkadaşları en kritik dönem geldiğinde hep daha kötü performans sergileyen bir oyuncudan bahsediyoruz. Ama o artık başka bir telden çalıyor. “Baskı basketbol değil; annemin, anneannemin yaşadığı şeydir.” diyor. “Her sabah beşte kalkıp işe gitmek zorunda kalmak, önüme biraz sütle bir kâse gevrek koymak. Bana, kardeşime ve aileme bakmak. Her sabah uyanıp toplu taşımaya gitmek için bir buçuk saat yürümek ve koruman gereken ne varsa korumak için ne gerekiyorsa yapmak. Baskı budur. Benim için kahraman bu tür insanlardır.” diyor Lowry.

Kyle Lowry (Toronto Raptors)


Bu sözler NBA tarihine geçmeye hazırlanan bir takımın en kritik maçı öncesinde edilecek laflar değil. Bu, tam da kendisini zihinsel olarak başka bir düzeye taşımış, basketbolu tam da aşırı düşünüp düşünceler tarafından tufaya düşürülerek yaşamamayı öğrenmiş bir sporcunun sözleri.


Örnek yoluyla değiştirmek denen bir şey varsa, Leonard’ın yaptığı bu. Ben Lowry’nin bunu kendi başına yaptığına inanmıyorum. En azından, aslan payı Leonard’da. Sade kişiliği ve olağanüstü oyunuyla sadece bir takımı değil, Kanada’nın tek takımından bahsettiğimiz düşünülünce milyonları değiştirip etkilemişe benziyor.

Haber Kaynağı

Kimler Neler Demiş?

Please Login to comment
  Subscribe  
Bildir